Biz Bu Çifti Terapide Barıştırırdık Da Film Süresi Yetmedi.
La La Land, ilk bakışta rengarenk kostümleri, büyüleyici müzikleri ve nostaljik atmosferiyle sıradan bir aşk hikayesi gibi görünebilir. Ancak bir stajyer psikolog olarak bu filme baktığımda gördüğüm şey, iki ayrı bireyin kimlik inşası, narsistik yaralanmalar, savunma mekanizmaları ve nihayetinde Maslow’un kendilerini gerçekleştirme basamağına tırmanırken ödedikleri ağır bedellerdir.
Gelin, beyaz perdenin bu en hüzünlü ve en gerçekçi çiftini, Mia ve Sebastian’ı psikolojik mercek altında inceleyelim.
Mia: Reddedilme Hassasiyeti ve Kimlik İnşası
Mia, her oyuncu adayının yakından tanıdığı bir döngünün içinde sıkışmıştır:
Sürekli reddedilmek. Psikolojik açıdan Mia’yı incelediğimizde öne çıkan bazı temel dinamikler şunlardır:
Reddedilme Hassasiyeti: Mia’nın girdiği her başarısız seçme, onun benlik saygısına bir darbe vurur. Sürekli reddedilmek, onda "yetersizlik" şemalarını tetikler.
Geri Çekilme Savunma Mekanizması: Son tek kişilik oyununun da başarısız olmasıyla Mia, yoğun bir kırılganlık yaşar ve mücadeleyi bırakarak ailesinin evine (güvenli limanına) kaçar. Bu, yetişkin sorumluluklarından ve başarısızlık hissinin yarattığı kaygıdan geçici bir regresyon (gerileme) durumudur.
Ayna Nöronlar ve Ortak Duygu: Mia'nın Sebastian ile ilişkisi, aslında bir nevi "aynalanma" ihtiyacından doğar. Sebastian onun içindeki potansiyeli gördükçe Mia'nın zedelenen benlik algısı iyileşmeye başlar.
Sebastian: Nostalji Sabitlenmesi
Sebastian, geçmişe sıkı sıkıya bağlı, değişime direnen klasik bir karakterdir. Onun psikolojik portresi bize şunları söyler:
Nostaljiye Sabitlenme: Sebastian geçmişin caz müziğine obsesif derecede bağlıdır. Psikolojik olarak bu durum, şimdiki zamanın belirsizliğinden ve acımasızlığından kaçmak için geçmişi idealize etme eğilimidir.
Bilişsel Katılık : "Gerçek caz" dışındaki her şeyi reddeder. Ancak hayatta kalabilmek ve Mia ile bir gelecek kurabilmek (ya da kurduğunu sanmak) için popüler bir grupta çalmayı kabul ettiğinde bu katılık kırılır. Bu süreçte yaşadığı içsel çatışma, tam bir bilişsel çelişki örneğidir: Kendi değerlerine ihanet ettiğini düşünürken, aynı zamanda finansal güvenlik sağlamaya sığınır.
İlişki Dinamiği:
Mia ve Sebastian’ın ilişkisi, psikolojideki "büyüme odaklı ilişkiler" için harika bir örnektir. Onlar birbirini sadece "mutlu etmek" için değil, birbirlerinin potansiyellerini açığa çıkarmak için hayatlarındadır.
Bu ilişki, tarafların birbirini yukarı taşıdığı ama aynı zamanda kendi yollarında yürümek için birbirini bırakmak zorunda kaldığı bir bireyleşme sürecidir.
Ortak Ego İdeali: İkisi de birbirinin "ideal benliğini" besler. Sebastian olmasaydı Mia son seçmeye gitmeyecekti; Mia olmasaydı Sebastian kendi caz kulübünü açacak cesareti bulamayacaktı.
Kayıp ve Kazanım Dengesi: Film bize şu acı gerçeği fısıldar: Bazen bir başkasının hayatındaki rolümüz, sadece onun kendi kahramanlık hikayesini yazmasına yardımcı olmaktır. Rolümüz bittiğinde, sahneden çekilmemiz gerekir.
O Meşhur Son: “Ya Şöyle Olsaydı”
Filmin son 10 dakikasındaki o meşhur sekans, psikolojide Karşıolgusal Düşünme dediğimiz olguyu mükemmel özetler. "Eğer o gün o barda beni öpseydi...", "Eğer Paris'e onunla gitseydim..." senaryoları, zihnimizin pişmanlıklarla baş etme ve alternatif gerçeklikler yaratma biçimidir.
Ancak film bize gösterir ki her seçim bir vazgeçiştir. Mia ve Sebastian hayallerini seçmiş, birbirlerini feda etmişlerdir. Son bakışmalarındaki o buruk gülümseme, kabullenme evresinin en estetik dışavurumudur.
Peki siz bu ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce hayaller için aşkı feda etmeye değer miydi, yoksa Mia ve Sebastian bilişsel esneklik gösterip hem aşkı hem de kariyeri bir arada yürütebilirler miydi? Yorumlarda buluşalım!
REFERANSLAR
Downey, G., & Feldman, S. I. (1996). Implications of rejection sensitivity for intimate relationships. Journal of Personality and Social Psychology, 70(6), 1327–1343. https://doi.org/10.1037/0022-3514.70.6.1327
Maslow, A. H. (1943). A theory of human motivation. Psychological Review, 50(4), 370–396. https://doi.org/10.1037/h0054346